CUMHURBAŞKANININ TARAFSIZLIĞI

CUMHURBAŞKANININ TARAFSIZLIĞI

                Günlerdir cumhurbaşkanının tarafsız olması veya kimin tarafı olması gerektiği konusunda hem Recep Tayyip Erdoğan, hem muhalefet ve hem de Ekmeleddin İhsanoğlu beyanlarda bulunmaktadırlar.

Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanının siyaset dışı ve tarafsız olması gerektiğini bangır bangır dile getirmektedir. Ekmeleddin İhasanoğlu iç politikadaki tarafsızlığın yanına bir de dış politikada da tarafsız olunması gerektiğini, pek de kendine güveni olmayan (sakin değil) birilerini memnun etmek için konuşmak zorunda olduğu hissini veren bir ses tonu ile belirtmektedir.

 Recep Tayyip Erdoğan ise kendisi seçilirse iç politikada tarafsız olmayacağını devlet ve statükonun değil milletin tarafında olacağını belirtirken, özellikle Filistin ve Kudüs konusunda tarafsız olunamayacağını, sessiz ve tarafsız kalmanın zalimi desteklemek anlamına geleceğini, bitaraf olanın bertaraf olacağını adeta haykırmaktadır.

Şimdi bu söylenenler temelinde cumhurbaşkanlığının tarafsızlığı konusunu değerlendirelim. Bu konuyu dile getirildiği gibi hem iç ve hem de dış politika açısından ele almak gerekir. Buna göre:

1-      İÇ POLİTİKADA TARAFSIZLIK

Bu yönü değerlendirmek için, şimdiye kadar cumhurbaşkanlarının uygulamalarını gözden geçirmek gerekir. Bu seçimlere kadar cumhurbaşkanı TBMM de vekiller aracılığıyla seçilmekteydi. Bir tarafta genel seçimlerle meclis ve dolayısıyla hükumet ve muhalefet oluşmakta, diğer taraftan vekiller cumhurbaşkanını seçmekteydiler. Peki, bu cumhurbaşkanları nasıl davrandılar? İsim isim ele ele alalım.

Mustafa Kemal Atatürk döneminde, Atatürk devletin kurucusu olarak tartışılmaz, eleştirilmez, aksi düşünülemez ve her dediğinin doğru olduğu kabul edilmesi gereken bir cumhurbaşkanıydı. Bu ideoloji doğrultusunda ve tek partili bir yönetimde, milletin bütün manevi değerleri, yaşayış tarzları, hukuku, dini teşkilatlanması vb. akla gelecek her konuda değiştirme (devrim) yönünde her türlü zorlama hatta idam cezası dahi (şapka takmadı diye kadınlı erkekli – evet şapkaya karşı çıktı diye kadın dahi idam edildi- insanlar asıldı) uygulanmaktan çekinilmedi.  Öyle noktaya gelindi ki,  istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy, E. İhasanoğlu’nun babası ve istiklal savaşının kahramanları (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi Atatürk’le beraber beşli tarif edilen istiklalimizin mimarlarından 4 kişi) kurtarmak için canlarını verecek kadar sevdikleri ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmışlardır. Sadece milletin değil, en yakındaki kişilerin bile sözü ve düşünceleri önemsizdi. Yani tek bir taraf daha doğrusu tek bir kişi vardı, diğer taraf diye bir düşünce bile yoktu.

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilişi de ordu baskısıyla olmuş ve vekillerin iradesi baskı altına alınarak yok sayılmıştı. Kendisi milli şefti ve O’da tartışılmazdı. Bu dönemde dini baskılar iyice artmış eller Kuranı Kerime kadar uzanmıştı.

Millet bunun acısını 1946 (gerçekte milli irade bu tarihte ayağa kalktı fakat açık oy gizli tasnif gibi diktatörlük seçim uygulamasıyla engellendi) ve 1950 seçimleriyle Demokrat parti ve Adnan Menderes’i seçerek çıkardı. Bu seçimler şunu göstermişti. Bu tarihe kadar cumhurbaşkanı millet tarafında kesinlikle değildi ve millete cefa çektirilmişti. Bu dönemde Celal Bayar cumhurbaşkanı seçildi. Artık milletin tarafı tutulmaya başlandı. Ezan tekrar peygamber efendimiz dönemindeki gibi okunmaya başlandı, millet Kuranı rahat rahat öğrenmeye başladı, ibadetlerini özgürce yapıyordu. Ayrıca ülke çok büyük bir kalkınma hamlesine girmişti. Yine bu dönemde İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilmesi ile oluşan Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluşunda Adnan Menderes direnmiş ve Roma Anlaşmasıyla Türkiye garantör ülke olmuştur. (Bu sayede 1974 de Kıbrıs Barış Harekâtı yapılabilmiştir. )

Bütün bunlar milletin kendine güvenini arttırıyordu ki bu durum içerideki egemen güçlerin etkinliğine karşı bir tehdit olduğu gibi, Türkiye’yi biz yönetelim diyen dış emperyalist güçler içinde büyük bir tehditti ve malum 27 Mayıs darbesi yapıldı. Bu darbe ile uyanan egemenler, anayasada çeşitli yönetime ortak kurumlar (AYM, Danıştay vb) oluşturdular. Artık seçimlerde, millet iradesi ile kendilerinin hâkim olamayacakları hükumetlerin oluşacağını ve bunu önleyemeyeceklerini görerek, cumhurbaşkanlığı makamını güçlendirilmesinin ve seçiminde mutlaka kendilerinin istedikleri kişinin seçilmesinin kontrol için şart olduğunu anladılar.

27 Mayıs darbesi sonrası, cumhurbaşkanlığı adayı çok değerli bir kişi olan Ali Fuat Başgil’i tehdit ederek adaylıktan ve hatta ülkeden uzaklaştırdılar ve darbeci General Cemal Gürsel’i cumhurbaşkanı seçtirdiler. Daha sonra yine General Cevdet Sunay cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu seçimler egemenler için kolay olmuştur ve cumhurbaşkanları,  rejimi ve hükumeti kontrol eden statüko ve devlet tarafında yer almışlardır.

Cevdet Sunay’ın süresi dolunca beklenen, genelkurmay başkanı Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Fakat Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit buna direnerek Fahri Korutürk’ü cumhurbaşkanı seçtiler. Fakat bu direnişe rağmen, yine cumhurbaşkanı devlet tarafındadır ve toplum üzerinde derin güçlerin oynadığı oyunlara engel olacak bir girişim sergilemediği gibi, arada çıkışlarla hükumete ayar vermiştir.

Fahri Korutürk’ün süresinin bitiminde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri derin güçlerce kilitlenmiş, bu arada ülke içinde anarşik olaylar körüklenmiş (aynı silahla ülkücü ve solcu gençler öldürülmüş) ve 12 Eylül darbesi yapılmıştır. Bu dönem yine millet için zulüm günleri olmuştur.

1982 anayasa referandumuyla,  aynı oylamada darbeci zihniyetle anayasaya evet derken  beni de cumhurbaşkanı seçmek zorundasınız diyerek Kenan Evren, sözde halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçilmiştir. Millet, evet demese (ben de dahil) darbe yönetimi devam edeceğinden başka alternatifi ve başka aday olmadığından zoraki onay vermiştir. Bu referandumda bir seçim yapılmamıştır. Çünkü başka bir adaya izin verilmemiştir. Hatta “hayır” kampanyalarına bile izin verilmemiştir.

Kenan Evren cumhurbaşkanı olarak 1983 seçimlerinde general Turgut Sunalp’in partisi Milliyetçi Demokrasi partisine oy verilmesini isteyerek yine millet iradesine tahakküm etmek  ve zaten kendi oluşturduğu statükonun korunması yönünde etki etmek istemiş, fakat millet ben tarafım diyerek Turgut Özal’a ANAP a oy vererek tek başına  iktidara getirmiştir. Kenan Evren’in devlet ve cumhurbaşkanlığı döneminde devletin yönetim kademelerine (AYM vb) statükonun adamları yerleştirilmiş ve cumhurbaşkanının yanında bu kurumlarla meclisten millet yararına çıkarılan yasalar engellenmiştir.

Kenan Evren sonrası, 1989 yılında Turgut Özal bütün karşı çıkışlara rağmen siyaset içinden cumhurbaşkanı seçilmiştir. Muhalefet kendisini, son derece yakışıksız şekilde Çankaya’daki şişman yakıştırmasıyla kabul etmek istememiş ve reddetmiş, huzuruna çıkmayacaklarını söylemişlerdir. Bu dönemde cumhurbaşkanı millet tarafında iken muhalefet devlet tarafında olmuş ve görevini yapmasına çok çeşitli engeller çıkarmışlardır. 1991 genel seçimlerinde birinci parti çıkan DYP lideri Süleyman Demirel başbakanlık görevini almak için, mecburen Turgut Özal’ın huzuruna çıkmıştır. Cumhurbaşkanı olarak Turgut Özal aktif bir görev yapmış ve milletin yanında yer alırken de dış politikada aktif yönlendirici olmuş ve Sovyetler Birliğinin dağılması sonrası bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetlerini bir araya getirmiştir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması sürecinde Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan bağımsızlığını kazandı. Rahmetli Turgut Özal, bağımsızlığını kazanan bu ülkelerle Türkiye’nin sıkı işbirliği geliştirmesi için çaba harcamış ve 1992 yılında Ankara’da Türk dili konuşan ülkeler 1. Doruk Toplantısı yapılmıştı.  2000 yılına kadarki tüm zirvelerde 6 ülkeden de devlet başkanları düzeyinde katılım gerçekleşmiştir. 2000 yılında Bakü’de düzenlenen 6. zirveye, Türkiye, Kazakistan ve Kırgızistan devlet başkanı düzeyinde katılırken, Özbekistan ve Türkmenistan meclis başkanları tarafından temsil edilmiştir. 2001 yılında düzenlenen 7. zirvede ise, Özbekistan meclis başkanı düzeyinde katılırken diğer ülkeler devlet başkanı düzeyinde temsil edilmiştir. (web sitemde www.cengizsandikli.com Geleceğin Süper Gücü Türkiye’yi kuşatma planları başlıklı yazımı okumanızı öneririm)

Turgut Özal Irak savaşında Saddam’ın katliama giriştiği Kürt halkı üzerinden  müdahil olmak istemiş, fakat ülkemiz içindeki dış bağlantılı egemen güçlere gücü yetmemiştir. Ülkemize Çekiç Güç konuşlanmış ve aleyhimize her türlü planı uygulamaya koymuş ve PKK yı güçlendirmiştir. Türkiye müdahil olmamakla hem bu bölgeyi kaybetmiş ve hem de PKK terörünün artmasıyla tehdit altında kalmıştır.

1993 yılında Turgut Özal’ın beklenmeyen ve şüpheli (bence zehirlendi) ölümüyle Süleyman Demirel mecliste bir siyasi kişilik olarak cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu dönemde, Türkiye bir cumhurbaşkanının nasıl devlet tarafında olabileceğini çok belirgin şekilde görmüştür. 28 Şubat sürecinde “sayısal çoğunluk önemli değildir” diyerek meclis çoğunluğunu hiçe saymış, hatta Hüsamettin Cindoruk liderliğinde DYP den milletvekillerinin istifası ile yapay bir parti kurulmasını bizzat sağlamış, millet iradesinin aksine hükumet kurdurmuştur. Bu, ülkemizde post modern darbe adıyla çok açık bir şekilde cumhurbaşkanının nasıl kullanılabileceğini göstermiştir. Bu dönemde de millet zulüm altında inlemiştir.

2000 yılında Demirel’in görev süresinin dolmasıyla, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ahmet Necdet Sezer tam bir statüko tarafı olmuştur. 2001 Şubat krizine neden olmuştur. 2002 3 Kasım seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında tek başına iktidar olan Ak Parti hükumetlerinin millet lehine yaptığı bütün girişimleri AYM ile işbirliği içinde engellemeye çalışmıştır. Süleyman Demirel dönemiyle birlikte bu dönemde AYM çok aktif rol almış (Demirel ve Sezer zamanında atanmış üyelerle) partiler kapatılmıştır. Hatta 367 hukuksuzluk garabeti karar altına alınmış, daha da kötüsü 22 Temmuz 2007 seçimlerinde %47 oy alan Ak Partiyi kapatma girişiminde bulunulmuş ve Özal zamanında AYM üyesi seçilen Haşim Kılıç ve Sacit Adalı’nın direnmesi ile kapatma kararı verilememiş fakat 2 kişiden birinin oyunu alan bir partiye ayar çekilmeye çalışılmıştır.

Ayrıca bu dönemde ordu, muhalefetin ordu göreve sloganlarıyla aktif rol almaya çalışmış, 27 Nisan e muhtırası verilmiştir. Çünkü cumhurbaşkanı, genelkurmay ve kuvvet komutanlarının seçiminde onay makamıydı.

2007 yılında Sezer’in görev süresi dolunca muhalefet ve statüko güçleri Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olmaması için büyük kampanya yürütmüş ve sonuçta Abdullah Gül meclis tarafından cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu dönemde cumhurbaşkanı halkın tarafındayken, daha önceki cumhurbaşkanlarının seçtiği makam sahipleri dolayısıyla AYM, Danıştay, HSYK ve ordu vb. kurumlar statüko tarafında yer almışlardır. Hatta ordu kademesinde 29 Temmuz 2011 de YAŞ öncesi hükumeti tehdit noktasında Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve 3 kuvvet komutanı istifa etmişlerdir. İşte bu dönemde, hükumet ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Orgeneral Necdet Özel üzerinden krizi çözerek statükonun ordu üzerindeki hâkimiyetini kırmıştır. 2010 anayasa referandumuyla AYM, Danıştay ve HSYK da da değişimler olmuş ve statükonun kaleleri bir bir yıkılmıştır. Fakat maalesef statüko, cemaatın kurduğu paralel devlet üzerinden güç kullanmaya başlamıştır.

Bütün bu değerlendirmeler ışığında hiçbir cumhurbaşkanının tarafsız olmadığı ve rahmetli Turgut Özal ve Abdullah Gül haricinde milletin karşısında olduğu görülmektedir. Bu döneme kadar cumhurbaşkanlarını meclis seçmiştir.

Artık cumhurbaşkanını halk seçecektir ve ikinci bir defa seçilme şansı mevcuttur. Bu durumda cumhurbaşkanının milletin karşısında yer alması mümkün değildir. İkinci defa seçilmek için cumhurbaşkanı, milletin hassasiyetlerine göre hareket edecektir.

O zaman Recep Tayyip Erdoğan değerlendirmelerinde son derece haklıdır. Artık cumhurbaşkanı tarafsız olamaz. Hangi güç, muhalefet veya iktidar milletin değerlerinin karşısında yer alırsa cumhurbaşkanı bunun karşısında yer alacaktır. Yani gerektiğinde iktidarın, gerektiğinde muhalefetin tarafında yer almak zorunda olacaktır.

2-      DIŞ POLİTİKADA TARAFSIZLIK

Bu bölümü bir daha ki yazımda ele alacağım.

09.07.2014                                                                        Dr. Cengiz Sandıklı

 

 

Yorum Yaz