SİYASİ ZİHNİYET VE VESAYET GÜÇLERİNİN DEĞİŞİMİ VE PARALEL YAPI

Bizler 1970 lerin aktif siyaset içinde yaşayan, devlet ve dünya yönetim sistemlerini inceleyen, okuyan, düşünen ve gençliğin birbirini öldürecek derecede bölündüğü, vatanı ve milleti (veya halkı) için ölümü göze aldığı bir üniversite gençliği içinde ve ideolojilerin güçlü olduğu, liderlerin şaşmaz ve yanılmaz kişiler olduğuna inanıldığı bir dönemde yetiştik.

Bu dönemde, siyasi fikirler keskin sınırlarla belirlenmiş ve bu fikirlerin biraz dahi dışına çıkanlar dönek, revizyonist, oportünist vb. yaftalarla suçlanır ve cezasının ölüm olduğuna inanılırdı. Böylesine bir dönemde dünya da aynı durumda idi. Soğuk savaş vardı. Kapitalizm ve sosyalizm, Mao, Tito ve Enver Hoca gibi liderlerin sistemleri dünyaya yön veren rejimler ve Sovyetler birliği, ABD ve 3. Dünya ülkeleri etrafında birleşen devletler vardı. Bu bölünmüş dünyada düşmanlıklar silahlanmayı arttırmış ve her türlü propaganda ile halklar yönlendirilmiş, kendi ülkelerine ve insanlarına düşman hale gelmiş ve böylece iç ve dış tehdit algıları altında devlet yönetimleri ABD ve Sovyetler Birliği tarafından belirlenmiş, darbeler yapılmış ve bu şekilde ülkeler uydu yönetimlerle yönetilmiştir.

Türkiye’de de durum bundan farklı değildi. Kuruluşundan itibaren (doğu topraklarının kendisine verilmesini ve sosyalizmi yayarak doğu bloku gibi Türkiye’yi de bu şekilde işgal etmek isteyen) Sovyet tehdidi altında kalan Türkiye buna karşılık batıya yaslanmıştır. Ülkemizin elitleri de bu iki rejim arasında bölünmüştür. Bu durumu gören ABD ve batı Türkiye yönetimini kendi iradesinde tutmak istemiştir. İşte ülke tarihimizin geçmişi, bu iki blokun alanı içinde çatışmalarla geçmiştir.

Ayrıca Türkiye, kendisini kurucu güç olarak gören ordu,  Kemalist ve Atatürkçü ideoloji altında milletin değerlerini iç tehdit algısı içine sokmuş ve bu algı emperyalistler tarafından kullanılmış ve gençler ve insanlarımız birbirine düşman hale getirildiği gibi darbe dönemleri ve sonralarında millet devlete düşman gibi algılanmıştır. Bu ideoloji içinde demokrasi yerleşememiş ve baskıcı bir rejim sürdürülmüştür. Ekonomi zayıf kalmış ve milletin kendine ve değerlerine inancı zayıflatılmaya çalışılmıştır. Ekonomisi zayıf ve güçsüz bir devletin insanları olarak bizlerin her alanda spor, bilim vb. biz bir şey yapamayız fikrine inanmamız istenmiştir.

İşte böyle bir siyasi yelpazede milli ve manevi değerleri sahiplenen sağ cenah gerektiğinde bir araya gelebilir fakat sol ile asla bir araya gelemezdi. Sağ cenah gençleri asla karşı karşıya gelmezdi. Solun hedefi sağ, sağın hedefi soldu.

Fakat 28 Şubat süreci sonrası, özellikle Alpaslan Türkeş’in vefatıyla MHP askeri vesayet tarafından teslim alınmış ve 1999 seçimlerinde başbakan olarak hükümet kurabilecek ve iktidar olabilecek olan Devlet Bahçeli iktidarı reddederek sol ile bir zamanlar ülkücülerin can düşmanı bellediği ve ülkücü katili olarak nitelediği solla, Bülent Ecevit’in başbakanlığını kabul ederek koalisyona ortak olmuştur.

Bu dönemden itibaren vesayet sahibi güçler tarafından tek hedef Refah Partisi ve Erbakan olmuştur. Erbakan bu durumu milli görüşçüler bir taraf, diğerleri bir taraf olarak tanımlamıştır. Bu devrede milletin değerlerini postmodern darbecilere karşı tek başına Refah Partisi savunmak durumunda kalmıştır.

Refah Partisinin kapatılması ve Fazilet Partisinin kurulması safhasında 14 Mayıs 2000 tarihinde Abdullah Gül yenilikçilerin adayı olarak kongrede genel başkanlığa aday olmuş fakat seçilememiştir. Yenilikçiler hareketi millette heyecan uyandırmıştır. Erbakan ve ekibinin vesayetçiler tarafından iktidar yapılmayacağını anlayan millet oluşturulan “erdemliler hareketi” safında yer tutmaya başlamışlardır.

Özellikle milletin değerlerine sahip çıktığı için cezaevine gönderilen Recep Tayyip Erdoğan milletin gönlünde büyük bir yer tutmuştur. 14 Ağustos 2001 tarihinde R. T. Erdoğan liderliğinde kurulan Ak Parti 3 Kasım 2002 tarihinde tek başına iktidar olmuş ve o zamandan sonra oylarını her seçimde arttırarak iktidarını güçlendirmiş ve sonunda 28 Şubatçılar tarafından muhtar dahi olamaz denen Erdoğan 10 Ağustos 2014 tarihinde direk milletin oylarıyla cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Ak Parti iktidarı ile askeri vesayet yok edilmiştir. Fakat 28 Şubatçılar tarafından oluşturulan Erbakan ve daha sonra Erdoğan karşıtlığı sertleşerek ve birleşerek devam etmiştir. Seçimlerle Erdoğan’ı deviremeyeceğini anlayan ve daha önce askeri vesayetten güç alan Erdoğan karşıtları (Ak Parti haricindeki bütün partiler) askerden ümidi kesince Ak Parti iktidarı döneminde güçlenen ve 28 Şubat sonrası ABD de Penisilvanya’da ikamet eden ve emniyet ve yargı içinde örgütlenen Fethullah Gülen cemaatı, iç ve dış Erdoğan karşıtı güçlerce desteklenerek Erdoğan’a karşı 17 ve 25 Aralık darbe girişiminde bulunmuş ve seçimlerde bu girişimlerine devam etmişlerdir.

Artık günümüzde ideolojiler, keskin fikirler ve değerler kaybolmuştur. Ülkücülerle sosyalistler arasında fark kalmamıştır. Milletimizin değerleri Ak Parti dışında önemsiz kalmıştır. Milli irade hiçe sayılmıştır.  Milletle alay edenler safına MHP de katılmıştır.

Bir araya gelemez denen dindarlarla(????) CHP kan kardeş olmuşlardır. İrtica diye bas bas bağıran CHP cemaatten, cemaat kendisine düşman olan CHP den medet umar hale gelmişlerdir. Düşmanımın düşmanı dostumdur psikolojisiyle Ak parti ve Erdoğan düşmanlığında birleşmişlerdir.

Bu arada vesayetçi zihniyet değişmemiş, sadece düne kadar düşman olduğu cemaatın kurduğu paralel yapının oluşturduğu yargı ve emniyet vesayetinden beslenmeye çalışmışlardır.

Sonuç, artık siyasi ayrışmalar yerini, milli irade yanında olanlarla vesayetçi olanlar şeklinde ayrışmalara bırakmıştır. Bu sebeple artık herkes yerini buna göre belirleyecektir.

Ya milli irade ya da vesayet hepsi bu. Fakat şunu asla unutmayalım vesayete esir düşenler daima şantajcılara boyun eğeceklerdir.

04.09.2014          Uz. Dr. Cengiz Sandıklı

 

Yorum Yaz